ÖDEME VE BAĞIŞLARINIZ İÇİN: TEB ŞUBE KODU:651 NO: 9639700 IBAN:TR530003200000000009639700
MARİFET KAPISI
tokat ehlibeyt derneği

ISMAIL AYDOGMUS

İRADİ /ext/belgeler_v_e.swf">

 

 

Ahmet Özdemir Fikret Ünal Adil Ali Atalay Her zamanki yerinde

 

 

Ahmet Özdemir

 

 

 

 

 

 

 

 

Süleyman Zaman Ahmet özdemir

 

 

Sinem Bacı

 

 

Ozan Garip Yadiğar

 

 

irsen Özer Aşık Veyselin Torunu

 

 

Ozan Fikret Ünal

 

 

 

 

 

İbrahim Gençsoy

 

 



Kartal Cemevi Vakfı Kadınların Emeğini Kutladı

 

Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) üye bileşenlerinden Kartal Cemevi Vakfı geçtiğimiz cumartesi günü 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü sebebiyle cemevinin Ahmet Yesevi Konferans Salonu’nda bir anma etkinliği düzenledi. Büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan katılımcıların hınca hınç doldurduğu salonda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü konulu panele ve Sebahat Aslan konserine çesitli vakıf, dernek, kurum, siyasi parti yöneticisi, vekil başta olmak üzere birçok vatandaş katıldı.

Türk Halk Müziği sanatçısı Sebahat Aslan’ın sunumu ile başlayan etkinlikte açılış konuşmasını Kadın Kolları Başkanı Kıymet Karakış yaptı. Günün anlamını ve önemini belirten kısa bir konuşma yaparak, salondaki izleyicilerden alkış alan Kıymet Hanım, kadınlardan çiçekler alarak yerine geçti.

Saçlı: “Bizde Kadın Erkek Bir Candır”

Kartal Cemevi Başkanı İsmail Saçlı da gündeme dair konuşma yaptı. “Doğrusu bugünü analım mı, kutlayalım mı bu konuda bende kararsızım” diyen Başkan Saçlı, “Peygamberimiz Muhammet Mustafa, cennetin anaların ayakları altında olduğunu vurgulamış. Bu kadına verilen büyük önemi ve değeri apaçık belirtiyor. Ama gelin görün ki, sosyal yaşamda kadınlar erkeklerin ayakları altında kalıyor. Üstad Mahsuni Şerif “’yiğit muhtaç olmuş kuru soğana’ dediği gibi kadınlarımız kimi zaman maddi anlamda kimi zaman manevi anlamda kuru soğana bile muhtaç olabiliyor. Toplumun ana amacı, kadınları, emekçi kadınları layık oldukları noktaya taşımaktır. Özellikle erkeklere bu konuda büyük sorumluluklar düşüyor” dedi. Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi Kadınlar Günü’nün de kapitalist sistemin ticarileştirip sömürmek istediği bir düzleme çekilmeye çalışıldığını ifade eden Kartal Cemevi Vakfı Başkanı İsmail Saçlı, “Emeği ile varolan, kapitalizme emekleri için karşı duran kadınlar bile ticarileştirilmek isteniyor. Toplum kadınına sahip çıkmalı, emeğini yüceltmelidir. Biz Alevilerin bakışında bu böyledir; kadın erkeğin eşitidir. O yüzden Hz. Hatice Hz. Muhammet’in, Hz. Fatıma Hz. Ali’nin yanında, meclisinde bulunmuştur. O yüzden Pir Hacı Bektaş Veli, ‘Erkek dişi sorulmaz muhabbetin bağında, Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde, Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok, Eksiklik noksanlık senin görüşlerinde’ diye buyuruyor. Bizler bunun için, bu anlayışın, bu inancın, bu tarihsel mirasın sorumluluğu ile Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerini büyük bir özveri ile destekledik ve sahip çıkıyoruz” diye konuştu.  “Onun için bizim inancımız tarlada da evde de cem ibadetimizde de kadın erkek bir candır” diyen Başkan Saçlı, Alevilerde kadın erkek ayrımının olmadığını, herkesin can, canan bakışı ile bacı kardeş olduğunu dillendirdi.

“Sonuç Alamazsak 10 Binleri Kartal Meydanı’na Dökeceğiz”

Kartal Cemevi’nin en önemli sorunlarından olan cenaze alanı konusuna da değinen İsmail Saçlı, “Sünni dostlarımızın 120 camisi var. Eğer ihtiyaç duyulursa başka da yapabilirler. En tabii haklarıdır. Yine ilçede yaşayan Hristiyan yurttaşlarımızın bir kilisesi var. Alevi canların da bir cemevi var. Ama cemevinde cenaze hizmetleri tam bir sorun oluyor. Cenaze kaldıracak fiziki mekâna sahip değiliz. Cenazelerimizi otoparktan kaldırıyoruz. Oysa cemevinin hemen yanında uygun bir alan var. Fakat ilçe ve il belediyeleri sorunu çözmeye özen göstermiyorlar” dedi. “Bu sorun siyasal değil İslami ve insani bir sorundur. Bunun çözümünde herkesin imzasının olması lazım. Onun için derhal şu yan tarafta ki gecekonduda yaşayan insanların incinmeden, hakları teslim edilerek boşaltılması ve bu sorunun artık çözülmesi gerekiyor” dedi. “Sonuç alamadığımızda 10 binleri Kartal Meydanı’na dökeceğiz”  diyen Başkan Saçlı, basında sık sık dile getirilen konuda ne kadar kararlı olduklarını da bir kez daha ifade etti.

Aşkale Dern. Fedarasyonu Başkanı Hüsniye Kaya, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av.Özlem Aksungar, Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Birsen Temir, Prof. Dr. Nazife Güngör gibi kadınların konuşma yaptıkları panelde, kadınlara sosyal ve hukuki hakları konusunda bilgi verildi Türk Halk Müziği Sanatçısı Sebahat Aslan ve Hakkı Şimşek’in türküleri ile eğlenen kadınlar etkinlikten mutlu ayrıldılar.

 

 

 

 

 

 

 





SAHİBİNİ ARAYAN ŞİİRLER. II

 

Halk Edebiyatı uzmanları konuya eğilmiş olsa idiler, bizim bu yazıları yazmamıza gerek olur muydu bilmiyorum. O zaman şiir yazan ozan arkadaş kendilerini sürekli denetim altında olduklarını bildiklerinden kendisine ait olmayan bırakın bir koca şiiri bir dörtlüğü bir dizeyi bile sahiplenemzlerdi. Ne yazık ki burada bir boşluk olunca eser üretiminde yeterli düzeyde olgunluğa ulaşmamış kimi ozanlar ustaların eserlerine yönelerek kendi adına okumaya ve ya yazmaya başladılar. Halbuki bizim şu anda yaptığımızı bir bilim kurumu yapıp, dergi gazete ya da diğer yayın organlarında yayınlamış olsalardı. Ozanlar değişikk bakış açılarını yakalar farklı söylem düzeyine ulaşırlardı. Geleneğe ve  geleceğe  güçlü uzun soluklu bir söylemle, estetik düzeyi yüksek, edebi değeri fazla bir şiir bırakır bir birinin malına göz dikmezlerdi. Bu yazıyı yazma amacım gelince.

 

  1. Talana seyirci kalmamak mümkünse şiirin asıl sahibini bulmak.
  2. Yeni yönelimler olursa onların önüne geçmek
  3. Geçmiş ozanlarla günümüz ozanlarının karıştırılmış şiirlerini ayıklayıp sahiplerine teslim etmek.
  4. Halk Ozanlığı gibi elmas cevheri olan bir sanatın dış etkiler sonucu oluşmuş kimi çapaklarını yok etmek.

 

Altta vereceğim şiir  İğdecikli Aşık Veli’nin şiiridir. Ancak bir çok kimse o şiiri Ali İzet Özkan’ın sanmaktadır.

 

Mecnunum Leylamı Gördüm

 

Mecnun’um Leylamı gördüm

Bir kerecik baktı geçti

Ne sordum ne de söyledi

Kaşların  yıktı geçti

 

Soramadım bir çift sözü

Ay mıydı gün müydü yüzü

Sandım ki Zühre yıldızı

Şavkı beni yaktı geçti

 

Ateşinden duramadım

Ben bir sırra eremedim

Seher vakti göremedim

Yıldız gibi aktı geçti

 

Bilmem hangi burç yıldızı

Bu dertler yaralar bizi

Gamz’okunu bazı bazı

Yar sineme çaktı geçti

 

Veli’m eydür ne hikmet iş

Uyumadım ki diyem düş

Zülfünü kement eylemiş

Yar boynuma taktı geçti

 

Yukarıda ki şiir Aşık Veli’nin şiiridir. Ancak Aşık Ali İzzet özkan 1969 şiiri kendi adına yayınlayınca bir çok kimsede bu şiiri Aşık Ali İzettin sanarak onun adına kitaplar da yayınladılar kasetlere okudular. En son Erkan Uğur Cd sine okudu ve Ali İzzet adına okudu. Şiir aşık Veli’nindir.

 

Aşık Veli.

 

“Ölüm tarihi bilinmemekle birlikte( 1854 Mezarının taşında öyle yazıyor ED.), doğumu konusunda her hangi bir kayıda rastlanmamıştır. Ancak akrabalarından derlenen bir araştırmada ozanın 60 yaşında öldüğü belirtilmiştir. Buna göre Aşık Veli 1793 doğumludur. 1818 yılında öldüğü bilinen Emlek Kale köyünden ustası Kemter aşık Veli’nin yetişmesinde etkili olmuştur. Aşık Veli Emlek yöresi köylerinden İğdecikli’dir. Ancak yakın köylerden Kale köyüne tutma olarak verilir... Daha sonra Hasan Dede Tekkesine gitti ve oarada uzun zaman geçirdi. Hasan Dede Tekkesine uğrayan ozanlar ziyaret defterine şiirler yazmışlar. Bu ozanlar içinde söz konusu defterde Emini, İsmail, Haydaroğlu, Siyahi, İbrahim, Başeri, Yaseri, Hüseyni, Amini, Kul Hüseyin, Ali, Fadıl, Derviş Ali, Dertli Kemter, Aşık Kemter, Dedemoğlu, Derviş Süleyman, Muhammed, Hasan Baba ve İğdecikli Veli’dir. Aşık Veli söz konusu şiirini bu ziyaretçi defterine yazdı. Söz konusu şiir 1853 yılından önce yazılmıştır. Şiir yörede çok tutulmuş olmalı ki yıllarca dilden dile günümüze kadar aktarılmıştır. Sivas Gemerek ilçesi Çepni kasabasında Aşık Veysel ve Ali İzzet’in de tanıdığı İZZETİ (Burada ki İzzeti başka bir ozandır Ali İzzet değil ancak Ali İzzet mahlas benzerliğinden yararlanarak kendine mal etmiştir E.D)  adlı bir ozan bu şiirde kendi mahlasını kullanmış.” (1)

 

Baktı Geçti

 

Mecnunum leylamı gördüm

Bir kerece baktı geçti

Ne sordum nede söyledi

Kaşlarını yıktı geçti

 

Soramadım bir çift sözü

Aymıydı günmüydü yüzü

Sandım ki zühre yıldızı

Şavkı beni yaktı geçti

 

Ateşinden duramadım

Ben bu sırra eremedim

Seher vakti göremedim

Yıldız gibi aktı geçti

 

Bilmem hangi burç yıldızı

Bu dertler yareler bizi

Gamze okun bazı bazı

Yar sineme çaktı geçti

 

İzzet-i der ne hikmet iş

Uyur iken gördüm bir düş

Zülüflerin kemend etmiş

Yar boynuma taktı geçti(2)

 

Aşık Ali ızzet Özkan

 

Ali İzzet bu konuda oldukça vukat sahibidir. Prof Dr. İlhan Başgöz. İndiana üniversitesi Türkçe Programı yayınları arasından yayınlattığı Aşık Ali İzzet Özkan adlı kitabında Ali İzettin başka ozanların şiirlerini kendi adına defterlerine kayıt ederek o ozanların adının üzerini çizip kendi adını onların yerine yazan oldukça fazla örnek vermiştir. Ali İzzet Özkan, Şarkışla’nın Höyük köyünde 1902 yılında, Musa ağa ile Kamer kadından doğar. 1981 yılında ölür. Ayrıca Aynı Ali İzzet  “1943 yılında Abdulbaki Gölpınarlı ile Pertev Naili Boratav’ın birlikte hazırladıkları Pir Sultan Abdal adlı çalışmalarında . Pir Sultan’ın şiirlerinden çok Ali İzzet Özkan’ın şiirleri ile dolduruldu kitabın sayfaları. Tabi Ali İzzet şiirlerini bu iki araştırmacıya verirken kendi adının yerine Pir Sultan’ın mahlasını kullanarak iyi para kazandı. Araştırmacılarda çok kısa bir zamanda çok önemli bir konuda başarı sağladıklarını sandılar.”(3)

 

Dipnotlar.

 

  1. Gülağ Öz. Bektaşi Ozanı Aşık Veli ve Yeni Bulunan Şiirleri. Yol Bilim Kültür Araştırma Dergisi sayı 6 Sf. 83-90
  2. Ali İzzet Özkan. Mühür Gözlüm Sf. 7.  Ulusal Basımevi 1969. Ankara
  3. Ezeli Doğanay. Sözlü Gelenekten Yazılı Geleneğe Çağdaş Halk Ozanı Dergisi. Nisan 1995

 

Şiirle ilgili ek bilgi.

 

Bu türkü TRT kayıtlarında bir süre öncesine kadar Aşık Ali İzzet Özkanın olarak kayıtlıydı Fakat Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi hocalarından Sayın Prof DrDoğan KAYA,yapmış olduğu araştırmalar sonucunda bu türkünün Aşık Veliye ait olduğunu kanıtlamıştır Sitede de bulunan eski yazı cönkte bu açık bir şekilde görülmektedir Yukarıda da belirttiğim gibi Aşık Veli nin türküleri birçok sanatçı tarafından okunmuşturörneğin mecnunum leylamı gördüm türküsü caz albüölere kadar girmiş(jülide özçelik,jazz istanbıl 2008),onun dışında Erkan Oğur gibi iyi sanatçılarda kasetlerinde seslendirmiştir

 

 
Aşık Veli, Şarkışla ilçesinin Ağacakışla bucağına bağlı İğdecik Köyünde

 

 

 

Neyzen Tevfik Kolaylı'yı Anıyoruz.

1879 - 28 Ocak 1953

 1879 yılının 24 Mart Pazartesi günü, kendi bir beyitinde belirtiğine göre Hicrî 1296 yılında[, Muğla'nın Bodrum ilçesinde, Emine Hanım ve Hasan Fehmi Bey'in ilk oğlu olarak doğdu. Ahmet Şefik adında bir de kardeşi vardır. 'Kolaylı' soyadı, Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra, babası Hasan Fehmi Bey'in Samsun'un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için aileye aldığı soyadıdır.

Çocukluk ve gençlik yılları

Bodrum'daki çocukluk yıllarında babası ile birlikte genellikle, Tepecik Camii'nin yakınındaki kahvede vakit geçirirken kahveye gelen dervişlerin üflediği, sonradan ustası olacağı ney dikkatini çekti ve kendi de üflemek istedi. Babası eğitim hayatını olumsuz etkileyeceğini düşünerek o erken yaşlarda buna izin vermedi. Çocukluk arkadaşlarından Avram Galanti, Tevfik'in düdükler yapıp çalarak civardaki çocukları etrafında topladığını ve ilham kaynağının deniz olduğunu anlatır.[5] Bir yandan şiire olan ilgisi de çevresinden duyduğu halk hikayeleri vasıtasıyla bu erken yaşlarda başlamıştı.

Sara nöbetleri

1892'de, on üç yaşındayken babasının tayini ile birlikte Urla'ya taşındı ve bir süre burada okudu. Bu esnada, taşındıktan yaklaşık bir yıl sonra, 1893'te tanıştığı neyzen berber Kâzım'dan ney dersleri almaya başladı ve aynı yıl ilk sara nöbetini de geçirdi. Yedi yaşındayken, kent çarşısında Muğlalı Kel Mülâzım Ağa müfrezesinin yakaladığı eşkiyaların halka gösterdiği sırıkların ucundaki kesik başlarını gören Tevfik'in yaşadığı rahatsızlık ilk önce olağandışı bir durgunluk, birkaç yıl sonra da, ilk defa 1893'te olmak üzere, sara nöbetleri halinde kendini gösterdi. Okulu bırakmasına sebep olan ve ilk önce neyin sesi yüzünden olduğu sanılan hastalığın tedavisi için annesi bir çok doktora ve hocaya danıştı fakat sonuç alamadı. En sonunda hastalığı kontrol altına almayı başaran, annesinin götürdüğü İstanbul'da Pepo adlı bir doktor oldu. Doktor "fazla üzerine gidilmemesi gerektiğini" ve "en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesi"ni söylemiştir. Bu sayede hem hastalık bir nebze kontrol altında kalır, hem de bu ona 'Neyzen' lakabını kazandıracak olan neye devam etmesini sağlar.

Lise ve medrese yılları

Bir süre sadece neyiyle ilgilenip gezdikten sonra hastalığının kontrol altına alınmasının ardından en azından eğitimini bitirmesi için babası tarafından yatılı olarak İzmir İdadisi'ne gönderildi fakat tekrar başlayan sara nöbetleri yüzünden eğitimi yeniden yarıda kaldı. İzmir Mevlevihanesi'ne giderek kendini neyine verdi. İzmir'in bu yıllarda istibdat yönetimi tarafından sürgün yeri olarak kullanılmasının neticesinde, kovulan aydınların uğrak yeri olan bu mevlevihanede Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Şair Eşref ve Ruhi Baba gibi ünlü kişilerle tanıştı. Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri aldığı bu kişilerden Şair Eşref aynı zamanda ona hicvi öğretti. Bu sayede 13 Mart 1898'te Muktebes dergisinde ilk şiirini yayımlattı.

 

On dokuz yaşında babası onu eğitim için bu sefer İstanbul'a, Fethiye Medresesi'ne gönderdi. Burada zamanının çoğunu Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçiren Tevfik Mehmet Akif Ersoy'la ve onun yardımıyla dönemin seçkin sanatçılarıyla da tanıştı; ondan Fransıca, Arapça ve Farsça dersleri aldı, aynı zamanda ona ney öğretti.

 

İbnülemin Mahmut Kemal, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Tanburi Cemil, Yunus Nadi, Udi Nevres ve Hacı Arif Bey gibi isimlerin arasında kendini geliştirme fırsatı bulan Tevfik, 1900'de bir plak doldurma girişiminde de bulundu. Gülistan Plak Mağazası'nın sahibi Hafız Aşir Bey'le beraber yaptıkları denemelerde çok içkili olduğu için plaklar zar zor doldurulsa da yine de basılıp piyasaya verildiler. Bu plakların sayısı çok sonradan Azâb-ı Mukaddes (1949) kitabının önsözünde belirttiğine göre yüze yakındır. Bu zamanlarda, saray çevresinde bile davet edilen, köşk, yalı ve konaklara çağırılan meşhur bir neyzen olmuştu.

 

Mehmet Akif Ersoy'un verdiği setre pantolonu cüppe ve şalvar yerine giymesi, akşamları medrese dışında kalması rahatsızlık yaratınca 1901'de medreseden ayrıldı. Babasının tanıdığı ve sonradan Şeyhülislam olacak olan Musa Kazım Efendi onu derslerine kabul ederek bu sayede Şair Şeyh Vasfi, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci gibi yazar ve şairlerle tanışmasına ön ayak oldu. Bu süreçte bir süre Fatih'teki Şekerci Hanı'nda, daha sonra da Çukurçeşme'de bulunan Ali Bey Hanı'nda kaldı; Sirkeci'de, İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde baskı rejiminin karşıtı gençlerle ülkenin sorunlarıyla ilgili ve istibdata karşı konuşmalar yaptı. Bu konuşmalar yüzünden bir gün Ziya Şakir tarafından jurnallenerek gözaltına alındı ve daha önce otuz beş kere jurnallendiğini de öğrendiği sıkı bir sorgulamadan geçirildi, on beş gün sonra salındı. Yine de, jurnallenmiş biri olarak, peşinde gezen hafiyeler yüzünden hem kendi hem arkadaşlarının iyiliği için onlardan uzaklaşarak zamanını Beyoğlu meyhanelerinde geçirmeye başladı.

Bektaşilik ve Mısır yılları [değiştir]

 1902 yılında bektaşi dervişi oldu. Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ettiği bu zamanlarda Şeyh Mümin Paşa'dan nasip aldı ve hayatının geri kalanını da şekillendirecek bu inancı ve biçimi benimsedi.

 İstanbul'da baskının iyice artmasının sonucunda Şair Eşref ile beraber 13 Ocak 1902 Perşembe günü "Mesajeri" vapuru ile Mısır'a gitti. Bir arkadaşı ile bir Neyzenler Kahvehanesi açarak işletmeye başladı, geçimini neyi ve şiirleriyle sağlamaya devam etti, Özbekiye Saz Bahçesi'nde plaklar doldurdu. Alkolün etkisiyle bir buluşma esnasında tabancasını ateşlemesi ve duruşma esnasında da yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" demesi yüzünden altı ay hapse mahkum oldu ama itiraz ederek bir buçuk ay sonra özgürlüğüne kavuşup iki ay kadar Feride adında Lübnanlı bir kadınla yaşadı.

 

Bu sıralarda, ilk önce İstanbul Kıraathanesi'nde okuduğu Abdülhamid’in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun hicvi yüzünden tutuklanmak istense de çevresi sayesinde kurtulmayı başardı; fakat daha sonra Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir başlıklı yazısı gazetelerde yayımlanınca kesinlikle tutuklanması hakkında karar verildi. Bu yüzden sığındığı Bektaşi "Kaygusuz Sultan" tekkesinde bir süre kaldıktan sonra meşrutiyetin tekrar ilanıyla beraber İzmir'e döndü.

II. Meşrutiyet yılları

 

8 Ağustos 1908'de İzmir'de İstanbul'a geçerek Fatih Çemberlitaş'ta bir hana yerleşti. Meşrutiyet'ten beklediğini alamaması uzun sürmedi. Ferah Tiyatrosu'nda Sabah-ı Hürriyet adlı oyunu izlemeye gittiğinde oyunun İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yasaklandığını öğrendi ve bunun üzerine yaptığı konuşma yüzünden kısa bir süre sonra serbest bırakılmak üzere tutuklandı.

 1910 yılında annesinin ısrarları ile babası ve kardeşinin karşı çıkmasına rağmen Cemile Hanım ile evlendi fakat evlilikleri yürümedi. Kayınbabası eşini ve Leman adını verdiği kızını da alıp götürdü.

 I.Dünya Savaşı'nda Muhtar Paşa'nın emrinde mehterbaşı olarak görev yapmaya başladı. Düzenli askerlik hayatını pek benimseyemeyen Tevfik sık sık Muhtar Paşa ile tartışsa ve çekip gitse de dönemin İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey sayesinde tekrar tekrar geri döndü. Üstelik bazı kaynaklara göre dönemin Harbiye nazırı Enver Paşa'nın yalısında verdiği konseri izleyen Alman bir komutanın davetlisi olarak Romanya'da piyano eşliğinde konser verdi.[kaynak belirtilmeli]

Cumhuriyet yılları

Cumhuriyetin ilanı sıralarında kardeşinin yanına Ankara'ya gitti ve 1926 yılında tanışacağı Mustafa Kemal'i ve Kurtuluş Savaşı'nı yücelten şiirler yazdı. Bu dönemde yazdığı şiirlerden cumhuriyeti ve getirdiklerini benimsediği, ona karşı olan unsurlara da savaş açtığı görülebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Sâit Çelebi’nin yardımıyla Azâb-ı Mukaddes adı altında bazı kitap yayımlama girişimleri olsa da başarılı olamadı.

 

Geçirdiği sara nöbetleri ve yüksek alkol tüketimi nedeniyle bundan sonra da sıklıkla gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kamil Hastanesi'nde tedavi görmeye başladı. Bir süre sonra eski arkadaşı Mehmet Akif Ersoy'u ziyaret için Mısır'a geçti ve bir yıla yakın bir süre kaldıktan sonra geri döndü. 1930'larda İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'ın yardımıyla parasal anlamda destek olması için konservatuarda görevlendirilerek kendine bir aylık bağlandı.

 1940'larda ise yine valinin oluru ve aynı zamanda doktoru olan bazı dostlarının (Mazhar Osman ve Rahmi Duman) yardımı ile Bakırköy Akıl Hastanesi'nde 21 no'lu koğuşa tam anlamıyla yerleşti. Otel odası gibi kullandığı bu koğuşta ve hastanede çevresine yine şiir ve felsefe ile ilgili bilgiler sundu. 9 Mart 1946'da basın yararına bir konser verdi. İhsan Ada, sonunda 1949 yılında, onun gözetimi altında, eserlerini Azâb-ı Mukaddes adı altında kitaplaştırdı. 1951'de Onu Affettim ve Ağlayan Şarkı adındaki 2 filmde rol aldı. Arkadaşlarının ısrarı üzerine, ölümünden önce son yıl olan 1952'de Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesini yaptı.

Yaşayış şekli ve alkol

 Neyzen Tevfik'in düzenli bir geliri olmadığı sanılmaktadır. Genellikle, neyi ve şiirleriyle para kazanmaya çalışmış, sadece 1930'lu yıllarda kendisine devlet tarafından bir aylık bağlanmıştı. Kuralları pek umursamadan sürdürdüğü yaşamında özellikle rakı başta olmak üzere içkinin çok büyük etkisi vardır. Yozlaşan toplum, dini istismar ve Atatürk'ün devrimlerine karşı çıkılmasına karşı bir duruş sergiledi. Özellikle hazırcevaplığıyla tanınırdı, bu sayede bir çok fıkranın konusu olmuş, aynı zamanda hicivde de başarılı olmuştur.

Ölümü

28 Ocak 1953'teki ölümünün ardından Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'nde cenaze namazı kılındı. Civardaki cadde ve sokakları dolduran profesörler, memurlar ve bazı ileri gelenlerin yanında kendilerine çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar ve sokak serserilerinden oluşan büyük bir kalabalığın eşliğinde Barbaros Bulvarı'ndan geçerek defnedildiği yere ulaştırıldı. Mezarı bugün Kartal Merkez Mezarlığı'ndadır

Ailesi

 Çocukluğunu geçirdiği Bodrum'da beraber olduğu ailesi ile ilgili çok sınırlı kaynakta belli başlı bilgiler bulunmaktadır. Annesi hakkında herhangi bir bilgi olmamasına rağmen babası ve kardeşi ile ilgili aşağıdakiler söylenebilir.

Babası Hasan Fehmi Kolaylı

 Soyadı Kanunu çıkınca aslen Samsun'un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için ailesine "Kolaylı" soyadını alan Hasan Fehmi Bey, Neyzen'in ifadesi ile annesi ile birlikte "yüzünde riyasız, masum bir insanlık ifadesi"[1] bulunan kültürlü, sanatsever ve Tevfik gibi nükteci bir Rüştiye öğretmeniydi.

Kardeşi Ahmet Şefik Kolaylı

 

Tevfik'e, anılarına ve eserlerine sahip çıkan, büyük önem veren ve ansiklopedilerde adının yer almasında büyük pay sahibi olan Şefik Bey sığır vebası, tavuk kolerası aşısı, antraktsa teşhis çiçek aşısı ve Anadolu keçilerinin plöro-paömonisi konularında çalışmalar yapmış bir bakteriyologdu. İstiklal Savaşı'ndan sonra atandığı Pendik Bakteriyolojihanesi'nde 1939 yılına kadar müdürlük, 1939-1945 yılları arasında Tarım Bakanlığı teftiş heyeti üyeliği ve bundan sonra 1951'e kadar da Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı yapmıştır.

Sanatı

 

Neyzenlikteki ustalığıyla beraber, hiciv sanatını kullanarak şiirlerinde toplumdaki eşitsizliğe, haksızlığa ve zulme, siyaset ve dini baskı ve çıkarcılığa değindi.

Edebiyatı

 Neredeyse tüm hayatı boyunce baskı ve zulme karşı çıkan Tevfik'in şiirlerindeki yergi ve taşlamaları onu bu türde Nef'i ve Eşref'ten sonra en önemli üçüncü edebiyatçı konumuna getirmiştir.[kaynak belirtilmeli] Şiirlerinde sık sık, 1900'de yazdığı Sahne-i ömrümden nefs-i emmareye hitabı  şiirinin ilk kıtasındaki gibi müstehcen sözlere ve bu yolla yapılan taşlamalara rastlanır:

Alemin bağ-zârını s.keyim!

Sümbül ü verd ü nârını s.keyim!

Andelib-i nizârını s.keyim!

Hâsılı nev-baharını s.keyim!     ”

 Bu isyan tarzı ve Osmanlı döneminde yazdığı eserler defalarce jurnallenmesine ve tutuklanmasına sebep olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise yine mevcut rejime ve Atatürk'ün devrimlerine, ilkelerine karşı çıkanlara göndermelerde bulunmuş, Atatürk'ün ölümünden sonra 1938'de aşağıdaki O ölmedi adlı şiiri kaleme almıştır:

 

Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet,

Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet.

Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce,

Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece.

Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu,

Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu.

Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine

Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine!

Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi,

Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi.

Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini,

Güdelim açtığı yollardan mübârek izini.

Atatürk’ ün beşere sunduğu peymânı budur:

Atatürk’ e inananlar er olur, sulhu korur!     ”

Eserleri

Neyzen Tevfik Şiir kitapları

 

    * Hiç, 1919

    * Azâb-ı Mukaddes, 1949

 Besteleri

 

    * Nihavent Saz Semaisi

    * Şehnazbuselik Saz Semaisi

    * Taksimler, taş plak

 Fıkra

 Halk arasında neyzenliğinin ve şiirinin yanı sıra fıkralarıyla da tanınır fakat ağızdan ağıza aktarılan bu unsurlara edebiyat dünyasındaki kaynaklarda rastlamak çok zordur. Başlıca bilinen fıkraları şunlardır:

     * Padişahçılık

    * Hamam Sefası

    * Edep

    * Kırk yıllık ölü

 

 


 http://www.antoloji.com/ismail_aydogmus

http://ismailaydogmus.webnode.com.tr/

http://www.ismailaydogmus.tr.gg/

ADRESE HAVALE: Erkan Yazargan Semerkant Mah. Murat Apt. No:32 TOKAT CEBE HAVALE: +90 535 063 84 23